Bakın hele şunların yaptığına

Kobani protestoları sırasında Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde bulunan Sosyal Bilimler Fakültesi’ne ve İletişim Fakültesi’ne polisler dalıyor, aralarında akademisyenlerin de bulunduğu 20 öğrenciyi yerlere yatırıp kelepçeleyip gözaltına alıyor.

Sonra anlaşılıyor ki, Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş, emniyete yazılı başvurarak polis çağırıyor.

İbretlik yazı şöyle: Üniversitemizde aşağıda belirtilen birimlerimizde bugün, bazı öğrenci gruplarının özel güvenlik görevlilerimize aktif direnişi, yöneticiler ve özel güvenlik görevlilerinin müdahalesine rağmen önlenemeyen olaylar ile yaşanabilecek istenmeyen olay ve çatışmaların önlenebilmesi amacıyla, mekan içerisinde ve dışında güvenlik tedbirlerinin acilen alınması ve iç mekanlarda yeteri kadar emniyet personelinin görevlendirilmesi konusunda gereğini saygılarımla arz ederim.

Bu yazılı davet ortaya çıkınca suçunu saklayamayan rektör diyor ki, Emniyet müdürlüğüne gönderilen yazı rutin tedbir yazısıdır, yazının içerisinde müdahale talebi yoktur.

Komikliğe, daha doğrusu zalimliğe bakın; polisi fakültelerin içine çağırıyor, öğrencilerin üzerine salıyor, “müdahale talebi yoktu ki” diyor.

Polis neden çağrılır? Polis üniversiteye gelip mangal partisi mi düzenleyecekti, kısır mı yapacaktı? Dinleyici olarak derse girip bilgi ve görgüsünü mü geliştirecekti?

Okulda özel güvenlik bulunuyor. Polisin üniversitede ne işi var ?

Öğrencilerine sahip çıkmayan, eğitim özgürlüğünü, özgür üniversiteyi savunmayan, sırtını polise dayayıp, iktidarın gözüne girmeyi görev sayan, koltuğunu korumak için öğrencisini ateşe atan yönetim anlayışı uzun süredir gündemde.

600’ü aşkın üniversite öğrencisi aylardır, yıllardır cezaevlerinde.

Ne yaptı bu gençler?

Parasız eğitim için pankart açıp slogan attılar. Boyunlarına puşi taktılar. Tiyatro, konser bileti sattılar. Yasalarda, anayasada hak olarak yer alan gösteri ve yürüyüş hakkını kullandılar.

Polis, rektör, dekan işbirliği içinde fişlendiler. Haklarında soruşturma açıldı. Okullarından atıldılar. Cezaevlerine tıkıldılar. Gelecekleri yok edildi.

Örnek çok. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi önceki dekanı Yusuf  Devran sosyal medyada kendisini eleştiren öğrencisini dava edip tazminat istiyor.

Polis terörü yetmemiş gibi rektör, dekan baskısı yürürlükte.

Sendika işçisini satar. Üniversite öğrencisini polise teslim eder. Yeni Türkiye’de Başbakan Davutoğlu nutuk atar.

Başbakan daha dün şöyle salladı; Üniversitelerimiz herkesin kendi fikrini savunabildiği, her türlü fikrin serbestce tartışabildiği mekanlar haline getirilmelidir.

Madem öyle, bu öğrenciler neden cezaevinde, neden polis üniversitede öğrencilere saldırıp, toplayıp götürüyor? Her türlü fikrin tartışılması böyle mi oluyor?

Aynı zat, iktidara muhalif gençleri “prokovatif görüşlüler” olarak ilan ve ihbar ediyor.

İbiş’ler de bunun gereğini yapıyor, polisi üniversitelerinde öğrencilerin üzerine salıyor.

Bıçaklı, sopalı Işid militanları İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilere saldırıyor, polis seyrediyor, görmezden geliyor.

Başbakan’dan bu konuda ses yok. Rektörler, dekanlar camdan bakıyor, masanın altına saklanıyor.

İktidarın yeni “cevherleri” sahne alarak yeteneklerini başarıyla sergiliyorlar.

Yeni AB Bakanı Volkan Bozkır, Brüksel’de parlak görüşler ortaya koyuyor. Diyor ki, Hükümetimizin medyaya baskısı söz konusu değil. Baskıyı biz değil medya patronları yapıyor.

Her sektörde patronların sömürü düzenini sürdürmek için baskı yaptığı zaten biliniyor da; dönemin Başbakanı RTE’nin taa Fas’tan TV kanalını arayarak, “Alo Fatih o programı neden hala kaldırmıyorsun lan dediğini sağır sultan duydu da AB bakanı hala duymamış.

Yandaş görmediği medya kuruluşlarına müfettişler gönderip ağır vergi cezalarıyla bu yayın kuruluşlarını çökertmeye çalışan kimdi ?

Medya patronlarına, Bu yazarları neden hala atmıyorsun,bunların parasını sen vermiyor musun kardeşim! diye posta atan ve hemen ardından gereği yapılarak işten atılan gazeteci,yazar, yayıncıları bilmeyen AB bakanı olur mu?

Aslında biliyor, biliyor da ne yapsın bakan, ekmek parası, bakanlık makamı meselesi.

Hay Allah! Yazının sonuna geldim. 17 Aralık yolsuzluk, hırsızlık olaylarına takipsizlik kararı veren İstanbul’daki savcıya yer kalmadı.

Televizyorlardaki görüntüleriyle kamuoyunun belleğinden çıkmayan hırsızlık, yolsuzluk dosyası hakkında takipsizlik kararı veren savcı iktidarla ters düşmeyecek kadar uyanık ve cingöz biri demek ki.

Anlaşılıyor ki, AKP’den milletvekili, bakan olma hayalleri var.

Anlaşılmayan konu şu; takipsizlikle birlikte, yakalanan o büyük büyük paraların bu şüphelilere iade edilmesine de karar verilmiş.

E hani bunlar montajdı, düzmece idi? Montaj olan, gerçekte olmayan paralar nasıl iade edilecek sıfırlamacılara?

Demek montaj değildi, vardı ki iade edilecek?

Yok canım, olmayan, montaj, dublaj, kürtaj paralar iade edilebilir mi?

Bravo cesur savcıya.

İtiraf edelim ki esas bravo Reza Zarrab’a. Büyük adammış. Önüne yatmaya değermiş.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>