Bana Dokunmayan Yılanın Hikayesi

Hayatta duymak istemediğimiz görmekten kaçındığımız gerçekler var. Yoksulluk, sefalet, kadınlara şiddet ve buradaki ufak sevimli yazıma sığamayacak daha niceleri… Orda olduklarını biliyoruz, o gerçekleri -insanlık ayıplarını ya da- değiştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Ama yaptığımız tek şey sırtımızı dönmek oluyor. Sonuçta yılan bize dokunmuyorsa bin yıl falan da olsa yaşayabilir değil mi? Bizim için hiçbir sakıncası yok. Olduğumuz muhite uğramasın yeter.

İşte bu da benim için hiç sakıncası olmayan bir olayın hikayesi.

Babamın bitmek bilmeyen ısrarlarına dayanamayıp Konya’ya arkadaşının oğlunun düğününe gitmiş ve dört saatlik yolun hatırını bile düşünmeden on beş dakika bir görünüp kalkmıştık. Dönüş yolunda tam eve varmamıza iki saat kaldı diye sevinirken babam yeni bir kararla Manavgat’a gitmemiz gerektiğine dair fermanını açıkladı. (Zat-ı şahane gezmelere bayılır evlerde duramaz.) Bense hiç istemiyorum bir yıl sonra ülkeme yeni gelmişim evimizde ve odamda vakit geçirmek istiyorum. Zaten hava kendinizi mağaraya kapatmak isteyeceğiniz kadar sıcak ama babam işte, hayır deme lüksün olmuyor çoğu zaman.

Beni biraz araba tutar arka koltukta huysuzlanıyorum öflüyorum, püflüyorum falan. Bizimkiler de beni idare ediyorlar her zamanki gibi. Onlar beni idare ettikçe ben de daha fazla tepelerine çıkıyorum mümkünmüş gibi. Sanki on sekiz yaşında kişiliği oturmuş, sorumluluklarını bilen bir genç kız değilim de üç yaşındaki ilgiye muhtaç şımarık bir kız çocuğum. Hatırladıkça halen sinirleniyorum kendime. Neyse, babamın keskin gözlerine yol kenarında haşlanmış mısır satan bir tezgah takıldı. Hemen bize mısır isteyip istemediğimizi sordu ve cevabı beklemeden otobanın kenarında durdu. Benimse o an aklımda mahkemeler kurulmuş mısır yemeli miyim yememeli miyim o tartışılıyor. Hakim diyor ki, son bir yılda çok kilo aldın ve daha yeni yemek yedin aç bile değilsin. Zeki avukatım hemen lafa giriyor mesafeli ve kendinden emin bir sesle konuşuyor. Müvekkilim geldiğinden beri iki kilo verdi hakettiğini düşünüyorum ayrıca nefsi terbiyenin fazlasının ters tepeceğini hepimiz biliyoruz. Bense avukatı mı dinlemeliyim yoksa hakimi mi karar veremeden arabadan iniyorum ama sanki sürüne sürüne. Bizi iner inmez orta yaşlarda bir adam karşıladı. Aman buyurunlar hoşgeldinizler.. Bizi görünce, koşa koşa yaşlı şalvarlı bir kadın daha geldi hizmet etmek için. Her neyse, kendi imkanlarıyla yaptıkları çardağın bize yakın tarafında on bir on iki yaşlarında bir çocuk oturuyor babam çocuklarla uğraşmaya bayıldığından yaşını adını falan sordu ama çocuktan ses yok. Yaşlı kadın, babama, çocuğun rahatsız olduğunu ve konuşamadığını söyledi çekinerek. Sonra önümüze dört tane mısır koydu. Biz otururken bize nasıl hizmet edeceğini şaşırdı. Peçete mi getirse tuz mu yetiştirse bilemedi. Ve bunların hepsini yaparken adamda da kadında da tarif edemediğim bir mahcubiyet vardı. Yüzlerini baktığımı belli etmemeye çalışarak inceledim. İkisinin de yüzünde çalışmaktan olduğu çok belli güneş yanıkları vardı. Boğazıma oturan yumruyu mısırla beraber yuttum. Bu insanlara içimden derin bir saygı ve nasıl desem acıma hissi değil de ” keşke hissi ” geçti. İşte o an kafamdaki sorunlar, hayatımdaki dertler toz zerreleri kadar küçük göründü gözüme. Resmen insanlığımdan ve hayatı böylesine umursamayışımdan utandım. Kendi kendime inşa ettiğim pembe krallığımdaki rahat ve gösterişli tahtımda otururken, aslında duyarlılığımı, insanlığımı ve en kötüsü neredeyse ruhumu satmak üzereydim.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>