Liseler İçin Osmanlı Tarihi – 4
Ekleyen Kürşad Altan | Kategorisi Tarih | Eklenme Tarihi : 28-01-2011
0
Orhan Bey Döneminin Siyasî Olayları
a) Bursa’nın Fethi (1326)
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
Bundan 90 yıl önce bir Ant imzalandı bilmem hatırlayanınız var mı ? Türkiye’nin sınırlarını belirlediğimiz antlaşma. Bu anlaşma 90 yıl önce yapıldı. Ahd-I Milli Beyannamesi olarak açıklanan bu antlaşma daha sonra Misak-ı Milli olarak değişmiştir. Her ikisi de Ulusal Yemin anlamına gelmektedir.
Misak-ı Millî ya da Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin ya da Ulusal Ant), Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır.İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920′de oybirliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı’nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir.
Bildiri mecliste Ahd-ı Millî Beyannamesi adıyla kabul edilmiş, ancak daha sonra “Misak-ı Millî” olarak anılmıştır. Her iki deyim Ulusal Yemin anlamına gelir.Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, bazı ayrıntılar hariç, Misak-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur. Yazinin devamini oku »
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
“Kubilay Olayı”‚ Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarından biridir. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Kubilay “devrim şehidi” olarak simgeleşti.
Yazinin devamini oku »
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
Mustafa Kemal ve Lenin (2) |
|
| Mustafa Kemal, Lenin ile anti-emperyalizmde birleşir. Ama Türk-Sovyet ilişkilerinin daha ilk gününden itibaren, Bolşevik yöntem ve ilkelerinin Türk toplumunda işlemeyeceğini, ‘emek’ ve‘sermaye’ kavramlarına yabancı olunmasıyla açıklar. [1]Lenin, sömürücülüğün, kapitalist düzeniyle savaştı. Bu antiemperyalist bir savaştı. Lenin, işçi diktatörülüğünü kurdu yani prolaterya devrimi yaptı. Bu olay Batı’ya karşı büyük bir meydan okumaydı bir anlamda.Mustafa Kemal de Samsun’a çıktı. Milli Mücadele zaten başlamıştı ama düzenli ordu da yoktu önder de. Milli Mücadeleye önderlik etti ve kazanan O oldu. O da Batı’ya ve emperyalist düzene isyan edip savaştı. Ve başardı. Yazinin devamini oku » |
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
ELEKTRİK NEDİR ?
Elektrik iki türdür.Statik elektrik ve Dinamik elektrik.Yaklaşık 2000 yıl
kadar önce,Yunanlı bilgin Thales Kehribarın kumaş parçasına
sürtülmesi ile küçük kıvılcımlar çıkardığını görmüştü. Statik elektrik
ilk kez bu şekilde gözlemlendi.Statik elektrik durgun, pratik olarak
iş yapmayan elektrik türüdür, kontrolsüz bir enerji şeklidir ve zaman
zaman boşalmalar yapar.Yağmurlu havalarda bulutlar pozitif yüklü
statik elektrikle dolarlar, yeryüzü negatif elektrik yüklü olduğu için,
yüksek yerlerden bulutlara elektrik atlar buna yıldırım adı verilir.
Eğer bu elektrik atlaması buluttan buluta ise o zaman şimşek
adını alır. Statik elektriğe; saçımıza sürdüğümüz tarakta,
arabadan indiğimizde tuttuğumuz kapı kolunda, televizyon
ekranınına elimizi sürdüğümüzde de rastlarız. Statik elektrik
elde etmek için yapılan araca Van De Graaf jeneratörü adı
verilir bu jeneratörle 20 milyon volt kadar statik elektrik elde edilebilir. Yazinin devamini oku »
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
| Türkiye’de Kemalist Devrim sürecinde Devletçi ekonomi programı uygulanmıştır. Daha sonra Demokrat Parti ile Türkiye liberal ekonomiyi ilk defa tanıdı ve ondan sonra da hep böyle devam etti. Türkiye’de CHP’den sonra genellikle hep sağcı partiler iktidara geldi ve ekonomimiz tamamen dışa bağımlı kaldı. Şimdi sizlere çeşitli belgelerle anlatacağım.Devletçilik, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve veya özel sektörün girmek istemediği yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngören ilkedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz. Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz. felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir. |
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
Marmara Denizi’nin Üsküdar kıyılarına yakın bir yerinde, geceleri gümüş bir şamdan gibi ışıldayan, gündüzleri ince, beyaz çizgileri tâ uzaklardan göze çarpan güzel yapıyı İstanbul’a gelen herkes bilir. Adı .eşitli efsanelere konu olmuş bu yapı, İstanbul’un ünlü KIZKULESİ’dir. Büyükçe bir kaya parçasından başka birşey olmayan bir adacık üzerinde bulunan kule, tek katlı bir yapı ile bir de deniz fenerinden meydana gelmiştir. Kule, bugünkü görünüşü arasında bile büyük ayrıntıla bulunduğu keisnlikle söylenebilir. Bu yüzden, Kızkuelesi, yapısından çok, bulunduğu yer ve adı ile ünlenmiştir. Yabancılar, Kızkulesi ile ilgili çeşitli hikâyeler dolayısıyla, burayı (Leandr Kulesi) adıyl anarlar.
Çeşitli masallara bağlanan olaylar dışında, gerçek olan geçmiş çağlarda Kızkulesi’nden gemilere yol gösterilmesi ve Boğaz güvenliğini sağlanması yönlerinden yararlanıldığıdır. Kızkulesi uzun bir süre bakımsız bir durumda kaldıktan sonra 1970′li yıllarda Denizcilik Bankası tarafından oldukça onarılmış ve bakımı sağlanmıştır.
Adı, çapından büyük efsanelere bezenmiş bulunan Kızkulesi, bugünde deniz feneri olarak gemilere ışık tutmaktadır.
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
İlk gazeteler baskı makinesinin keşfinden sonra 16′ncı Yüzyılın ikinci yarısında yayınlanmaya başlandı. Daha önceleri eskiçağ insanları haber ve bilgileri kaydetmek ve yaymak için çok basit araçlar kullanırlardı.
Eski Mısır’lılar ve daha sonraları Babil’liler zamanında önemli olayları günü gününe kaydeden devlet kâtipleri vardı.
M.S. 1500 yıllarında Çin’liler İmparatorluk Günlüğü adıyla el yazması resi bir gazete çıkardılar. Roma’lılar da, kanunları, senato kararlarını, mahkeme duruşmalarını ve önemli olayları halka bildirmek amacıyla gazete tipinde bazı resmi yayınlarda bulunmuşlardı.
Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından 15′nci Yüzyıla kadar uzun bir süre gazeteciliğin adı sanı unutuldu. 15′nci Yüzyılda Avrupa’da yavaş yavaş bir Haber Endüstrisi meydana gelmeye başladı. Bu haberler devlet görevlilerinin kendi çevrelerinde topladıkları bilgilerden, tüccarlarla, hacılarla, askerlerle yapılan konuşmalardan meydana geliyordu. Bu haberlerin kâtipleri tarafından birçok kopyası çıkartılarak abone olanlara ve halka satılıyordu. Gazeteciğiliğin ataları olan bu yayınlar Venedik’te, o çağın Venedk parası olan 1 gazetta karşılığında satılıyordu. İşte bundan sonradır ki haber yayan basılı şeylere gazete adı verilmeye başlandı.
1465 yılına doğru makine basması ilk gazetelerin ortaya çıktığı görülür. Dört veya sekiz sayfa olan bu gazeteler dini, siyasi veya önemli başka olayları ele alıyor, ama daha çok bunları bu gazeteler gelişi güzel bir dille işliyorlardı. Oçağda bu gazeteler özel ufaklar tarafından dağıtılırdı. Bu yüzden halk kendilerine Posta adını taktı. Ancak bunlar düzgün aralıklarla yayınlanamıyordu.
1626′da Londra’da The Weekly News adoyla ilk İngiliz haftalık gazetesi çıkmaya başladı.
Fransa’da kralın özel hekimi ve tarihçi olan Theophraste Renaudot 1631 yılında Gazette de France adıyla ilk fransız fazetesini çıkardı.
17′nci ve 18′nci Yüzyıllarda haftalık gazeteler bütün Avrupa ve Amerika’ta yayıldı. Artık gazetecilik başlıbaşına bir meslek durumunu almıştı. İlk günlük gazete 1704 yılında Londra’da yayınlanmaya başlandı: Daily Courant(Günlük Posta) . Ünlü times gazetesi ise 1788 yılında kuruldu.
Fransız ihtilâli, modern gazeteciliğin de doğmasına yol açtı. Krallık yönetiminin devrilmesiyle düzenli ve çabuk haber yetiştirme çığırı da açılmıştı. Gazeteler o çağa kadar kaçınılmış olan bir konuyu ele almaktan çekinmiyorlardı: bu, politikaydı. Siyasi gazetecilik bütün halk sınıflarında gazete okuma hevesinin hızla yayılmasını sağladı.
1805 yılında da İngiltere’de yine Courrier ( Posta ) adıyla ilk akşam gazetesi çıkmaya başladı.
Gazete baskısı tekniği de bunlara paralel olarak gelişiyordu. Times gazetesi 1814′te buharlı makineler kullanmaya başladı. 1846′da Amerika’da rotatif makinesi yapıldı.
Türkiye’de Yayınlanan İlk Türkçe Gazeteler
Türkiye’de yayınlanan ilk Türkçe gazete 11 Kasım 1831′de Padişah Mahmut II’nin emriyle çıkarılmaya başlanan Takvim’i Vekayi dir. Bu gazetede haberlerden ayrı olarak makaleler, çeviriler de yayınlanıyordu.
1 Ağustos 1840′ta İstanbul’da yayınlanmaya başlananikinci Türkçe gazeteyi William Churchill adında bir İngiliz çıkarıyordu.
Özel teşebbüs olarak Türk’ler tarafından ilk Türkçe gazete ise ilk sayısı 21 Ekim 1860′ta çıkan Tercüman-ı Ahval idi. Bu gazeteyi Şinasi ve Agâh Efendiler yönetiyordu. Daha sonraları 27 Haziran 1862de Tasvir-i Efkâr yayınlanmaya başlandı.
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
Bundan 3000 yıl önce Hint’liler diplomasi sanatını şöyle tarif ediyorlardı:
Savaştan kaçınmak ve devletler arası barışı kuvvetlendirmek için gerekli tedbirleri alma kaabiliyeti.
Bu, diplomasi’nin en iyi tariflerinden biridir. Gerçekten de çeşitli ülkeler arasında barışçı bağların devamını sağlamak bugün de diplomasinin bellibaşlı amacıdır.
Diplomasi kelimesi, Eski Yunanca diploos(Çift) kelimesinden türemiş olan ve diripmiş kağıt anlamını taşıyan diploma kağıt anlamını taşıyan diploma kelimesinden gelmektedir. Diplomasi kelimesinin bu yönden türemesine sebep, eski çağlarda yabancı ülkelerle dostluk bağları kurmak üzere gönderilen elçilerin, yabancı devlet başkanına sundukları ve ziyaretlerinin amacını belirten mektubun çift nüsha yazılmış olmasıdır.
İlk Diplomasi Görüşmeleri
Çok eski çağlarda çeşitli konuları görüşmek üzere komşu kabilelere ziyaretlerde bulunan kabile şefleri, diplomatik görevler yükümlenen ilk insanlardı. O çağlarda kabileler arasındaki münasebetleri bize ulaştıran hiçbir belgeye sahip değiliz.
Tarihte diplomatik görüşmeleri yansıtan ilk belgelere M.Ö. 14′.cü Yüzyılda rastlanmaktadır. Tel-ei-Amarna ( Nil Nehri’nin doğu kıyısındaki bir yer) ‘da bulunan bu belgeler Eski Mısır’lılar ile Ön Asya’da yaşamakta olan Hititler arasında yapılan çeşitli antlaşmaları yansıtmaktadır.
İlgi çekici bir belgeye de Asur Devleti’nin başkenti olan Ninova’daki Kral Sarayı yıkıntıları arasında rastlanmıştır. Taş üzerine yazılmış olan bu belgelerde de ünlü Asur Kralı Asurbanipal’ın (M.Ö. 7. inci Yüzyıl) o zamanlar doğunun en güçlü ülkeleriyle kurduğu siyasal bağlar anlatılmaktadır. Eski çağlardan ileri ülkeleri diplomatik görüşmelerini yazışma yoluyla yaparlardı. Kilden yapılmış ve tablet adı verilen taş levhalar, parşömen papirüsler, devlet başkanları arasında alıp verilen diplomatik mektuplar niteliğindeydi. Bu mektupları yabancı devlet başkanına iletmekte görevlendirilen özel haberciler mektubun cevabını da birlikte alıp getirirlerdi.
Osmanlı Türkleri’nde Diplomasi
Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin dışişleri ilk zamanlar Reis-ül Küttap unvanını taşıyan bir yüksek memur tarafından yönetiliyordu. Bu görevin daha Fatih Sultan Mehmet zamanında mevcut olduğu,, o çağın resmi belgelerinden biri olan Kanunname-i Ali Osman’dan anlaşılmaktadır. İlk Reis-ül lüttap-ın 1523′te Haydar Efendi adında bir zat olduğu da bilinmektedir. 18′inci Yüzyılda diplomasinin Osmanlı Devleti için büyük önem kazanmasıyla birlikte Reis-ül- küttap-lık mevkii de bağımsızlığını kazandı. Divan-ı Hümayun da Reis katipleri denilen bir takım memurların amiri olmaktan ileri gidemeyen Reis – ül- küttap ‘ın dışişleri görevini Vezir-i Azam (Başbakan) dan devralıp doğrudan doğruya yürütmeye başlaması bu yüzyıla rastlar.
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
17′nci yüzyılda, bazı eğitimciler, o çağa kadar eğitimv e öğretim sisteminde çocukların zeka derecelerini gözönüne alınmadığını gördüler. Gerçekten de okul çağındaki çocuklar, kaabiliyet derecelerinin üstünde, yaşlarıyla ilgisi bulunmayan konularla karşı karşıya bırakılıyor ve bunları öğrenmeye zorunlu tutuluyordu.
Bu yanlış sistemi ilk olarak Giavoanni Comenio(1592-1670) adında bir İtalyan eğitimcisi kökünden değiştirdi.
Comenio, bir çocuğun okul ve yüksek öğrenim çağını dör döneme ayırmış ve bu dör döneme de ayrı ayrı öğretim sistemleri uygulamıştı. Ana okulu, ilkokul, orta ve lise (orta öğretim) ve üniversite.
Bu öğretim kurumları, birbirine bağlı konuları dört bölüme ayırarak öğretim yapıyorlardı. Comenio tarafından 300 yıl önce ortaya atılan bu öğretim sistemi bugün de çok az değişiklikle uygulanmaktadır.
Dereceli öğretim konusunda Comenio ile aynı fikri savunan diğer iki büyük eğitimci Fransız Jean Jacques Rousseau (1712-1778) ve Entrico Pestolazzi (1746 – 1827)’ dir.
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>
Osmanlı İmparatorluğu çağında Türk eğitiminde çocuklardan istenilen ilk şey itaatli olmaktı. Ana- babaya, bütün büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermek eğitimin temeliydi. Bunu sağlamak için çocuk, aile içinde büyük bir baskı altında bulundurulu, büyüklerin hele yabancıların yanında konuşmasına, hatta oturmasına izin bile verilmezdi. Din eğitiminin önemi çok büyüktü. Bütün öğretim kurumları bu tarz eğitimin amaçlarna göre kurulmuştu. Camiilerin, mescitlerin yanısıra kurulmuş olan okullar, sonraları medreselere kadar gelişmişti. <<Sıbyan mektepleri>> doğrudan doğruya Kur’an öğretimi yapan okullardı. Bu okullara 4-5 yaşındaki çocuklar alınırdı. Hemen hemen her mahallede bulunduğundan <<mahalle mektebi>>, taştan yapıldığı için de <<taş mektep>> diye alınırdı.
Sıbyan mektepleri eğitiminde zamanla değişiklikler yapıldı. 1838 yılında bu okullar küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayrıldı. Küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayrıldı. Küçüklerde yalnız Kur’an okuması öğretildiği halde büyüklerde daha başka derslere de verildi. Sıbyan mekteplerinde yazı ve dil öğretimine 1846′dan sonra başlandı. Çocuklar bu okullara başlarken özel bir tören de yapılırdı.
Sıbyan Mekteplerinden sonra orta, yüksek öğretim veren medreseler, ayrı olarak askeri, mülki sınıfları yetiştiren Saray Okulları vardı. Saray Okulları’nın en büyük derecelisi <<Enderun>> du.
Medrese sistemi, büyük bir İslâm Devleti olarak kurulan Osmanlı İmparatorluğu’nda başlangıçtanberi uzun süre bellibaşlı bir öğretim kurumu olarak kabul edilmiş ve bunlar 18′nci yüzyıla kadar Avrupa Üniversiteleri’yle rekabet edebilmişlerdir.
15′nci yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’in, 16′ncı yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın kurdukları <<Fatih>> ve <<Süleymaniye>> medreseleri, pek geniş kuruluşları, büyük imkânları, değerli öğretim kadrolarıyla yalnız Osmanlının değil, o çağ dünyasının en ileri üniversiteleriydiler.
Daha sonraki yüzyıllarda medreselerin yanında yüksek dereceli okullar açıldı. <<Mühendishane-i Berri-i Hümayun>> (1795).
<<Mehteb-i Tıbbiye>>(1827) ve <<Mekteb-i Harbiye>> (1837) Osmanlı’da Batı’lı anlamda öğretim yapan ilk kurumlardı.
Tanzimat’tan sonra yurdumuzda ilk defa olarak ortaokul ve liselerin benzeri olan <<Rüştiyeler>>le <<idadiler>> açılmış, sonraları Sıbyan Mektepleri’nin bu okullara yararlı öğrenci yetiştirmediği görülerek ilkokulların açılması yoluna gidilmiştir.
1868′de Avrupa ülkelerindekilere benzer bir öğrenim veren <<Galatasaray Lisesi>> 1869′da da <<Darülfünun>> adıyla kurulan üniversite, yüksek öğrenime modern bir yön vermiştir.
=htmlspecialchars(stripslashes($sayfa_sayac_ayar['sayac_bilgi_sablon']));?>