Mezopotamya’da Tıp Tarihi

Mezopotamya denilince kuşkusuz akla Sümer, Babil ve Asur gelir. Bu bölge kültürü, tarih ve arkeolojisi üzerine birçok bilgiye sahip olmamıza karşılık, tıp alanında aynı kaynak zenginliğine sahip değiliz. Örneğin Babil’in tıbbı konusundaki sınırlı bilgiler Asur Kralı Asurbanipal, arşivinde bulunan (M.Ö. 688-626) bazı belgelerden gelmektedir. Sarayın Akadlı yazmanları büyük bir olasılıkla bilgileri eski Babil ve Sümer kaynaklarından derlemişlerdir ki bu da bizi erken çağ olarak M.Ö. 3000 yıllarına götürür.

Asur belgeleri Sümerce yazılmışlar, Asurlu hekimler de bu Sümer formüllerinden ve reçetelerinden yararlanmışlardır; çünkü o dönemlerde Sümerce, yüksek tabaka Asurlularınca, tıpkı yakın çağların Latince modası gibi öğrenilip kullanılıyordu. Pişmiş toprak tabletler üzerindeki bu metinlerde tıbbi konular, hastalıklar çok özet olarak belirtilmiş ve açıklamadan çok, neler yapılacağı anlatılmıştır. Buna dayanarak öğretimin daha çok sözlü olduğu, uzmanlarınca kabul edilmektedir. Bilgi ustadan çırağa, uygulama sırasında, söz ve eylemle aktarılıyordu.

Tıbla ilgili bu tabletler içinde bir tanesi, Konstantinopolis(İstanbul) Tableti adını taşıyanı, bir vakayı ve tedavisini ele alır. Çok kısa olan bu tablette bir akrep sokması ile meydana gelen olay ve alınacak önlemler anlatılır.

mezopotamya-kabartmalar

Babil tıbbı için en ilginç belge Hammurabi Kanunları içindedir. Hammurabi’nin yaşadığı dönem çeşitli araştırmacılar tarafından değişik tarihlere verilirse de genelde M.Ö. 2. bin yılın başlarında hükümdar olduğu kabul edilir. Dünya tarihinde ilk kez bir bütün, bir Codeks halinde yasa koyan kişidir. Yasada hekimlerden çok, cerrahlar ele alınmıştır. Yasalardan öyle anlaşılıyor ki cerrah başarılı olduğunda ödüllendiriliyor ve onurlandırılıyor, başarısız olduğunda da cezalandırılıyor. Bu özelliği ile de en eski tıp yasasıdır diyebiliriz. Daha iyi fikir edinebilmek için bir örnek vermekte yarar var. Yasanın 215. maddesinde: Bir hekim, bir soylu kişinin ameliyat ile hayatını kurtarırsa yahut da göz kapağını açar gözünü iyi ederse 10 şekel gümüş alacaktır.

216. maddesinde: Eğer hasta halktan birisi ise bu ödül 5 şekeldir.

217. maddesinde: Eğer hasta soylunun kölesi ise ödül, kölenin sahibince 2 gümüş şekel olarak ödenir.

218. maddesinde: Eğer bir cerrah, bir bronz neşter ile bir soylu kişiye önemli bir ameliyat yapar ve hasta ölürse, veya gözüne yaptığı bir ameliyatla gözünü kaybetmesine neden olursa, eli kesilecektir.

219. maddesinde: Eğer hasta halktan birinin kölesi ise ve ölürse, hekim onun yerine bir köle verecektir.

220. maddesinde: Eğer bir hekim bir soylunun kırık kemiğini ya da sakatlanmış bir adalesini iyi ederse, 5 gümüş şekel ödenecektir.

Babil tıbbında birtakım hastalıkların ve iyi edilemeyecek musibetlerin tanrılardan geldiğine, tabletlerdeki metinlerde değinilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, tıp ile din çok iç içedir. Babil’de hekimlerin de dinsel bazı ilişkiler içinde bulunup bulunmadığı ya da hekim-rahip sıfatına sahip olup olmadığı bir soru şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Daha sonra da görülecektir ki, çeşitli kültürlerde bazı illetlerin, hastalıkların, salgınların tanrı veya tanrılardan geldiği yaygın bir inançtır ve günümüzde bile birçok toplumda bu inanç yaşamaktadır. Tanrıdan gelen bu illetin yine tanrı yardımı ile yok edilmesine yönelik törenler ve uygulamalar, Babil’de ve genelde Mezopotamya’da bu inancın ve tıp-din karışımı tedavi pratiğinin bir parçasıdır.

Hayat ile ölüm, sağlık ve hastalık, ömrü uzatmak ya da hastalığı yok etmek gibi, hemen her kültürde önce gelişen karşıtlıkları en iyi çözümleyen kişinin hekim-rahip ya da hekim-büyücü olduğu inancı ilk çağlarda egemendir.

Bu inancın toplum içinde yaygın olmasının, kötü niyetle ve çıkar uğruna kullanımı da beraberinde getirdiği M.Ö. 2700 yıllarında Mezopotamya’da Lagaş Kralı Urukagina’nın haksız ve fazla kazanç sağlayan hekim-büyücüleri cezalandırdığını bildiren metinden anlaşılıyor. Hastalığı, olayları, büyü ve sihir gibi şeylerin belirlenmesinde çeşitli yöntemlere başvurulduğu bugün de bilinmektedir.

Bunların en alışılagelmişi suya, zeytinyağı dökmektir. Suya karışan yağın şekline yorum yapılır. Ondan sonra da karşılığı söylenir. Bir başka yöntem de koyun ya da keçinin iç organlarının incelenmesidir. Bunlar mide, böbrek, kalp, ciğer ve en önemlisi karaciğer olabiliyordu. İnsanlar vücuttaki kanın 1/6’sının bulunduğu karaciğerin önemi çok önceleri kavramışlardı. Karaciğer bölgelere ayrılmış ve her bölgedeki değişikliğe göre olay yorumlanmıştır. Öyle ki bunu sistematik hale getirip, hazırlanmış pişmiş toprak veya tunçtan modeller üzerine yazmışlardır. Bunun örneklerini eski Babil’den, Anadolu’da Hititlere, İtalya’da Etrüsklere ve Romalılara kadar çeşitli çağlarda görüyoruz (Res.3a,b,c). Bunlara koşut olarak, önleyici ve giderici bitki ve hayvansal kökenli ilaçların yanı sıra, nazarlık da yaygın kullanımdadır. Bir başka iyileştirme yöntemi de özellikle Şamanizm’de görüldüğü gibi, hastalanan kimsenin nefesle ağızından çıktığına inanılan ruhunun geri getirilmesi işlemidir. M.Ö. 3. ve 2. bin yıllarında, yani Tunç Çağı’nda Batı Anadolu’da yaşayan insanların tıp ile ilgili kazılar gerek çeşitli yollarla gün ışığına çıkan maddi belgeler bu konuda yardımcı değildir. Buna karşılık Batı Anadolu’dan, doğuda Malatya-Elazığ bölgesine kadar uzanan geniş alanda egemen olan Hititler’den bu konuda bazı bilgilere sahibiz.

Bu yazı Eskiçağda Tıp Tarihi Yazı Dizisi kapsamında yazılmıştır. Antik Çağ Tıp Tarihi ile ilgili diğer yazıları okumak için lütfen tıklayın.

Bu yazı dizisi kapsamında yazılan Antik Mısırda Tıp Tarihi yazısını da bakmak ister misiniz ?

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>