Türkiye’nin Musul Vilayeti Petropolitiği*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Ekonomi, Siyaset, Tarih | Eklenme Tarihi : 26-08-2011

0

“Irak’ın önde gelen ihraç ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanmak için bizim yönetenlere sıra dışı bir teslimiyetimiz gerekirdi.”(1)

Vietnam Savaşı, Arap-İsrail çatışmaları, Körfez, Kosova ve Irak Savaşı’ndaki insan hakları ihlallerine muhalif duruşuyla bilinen Noam Chomsky; 2003 Irak Savaşı’na ilişkin 2006 yılında böylesi bir açıklama getiriyor ve bu sözler bize; ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 23 Ocak 1980 günü, “Basra Körfezi petrolüne erişim yaşamsal bir ulusal çıkarımızdır. Bu çıkarımızı korumak için ABD, askeri güç kullanımı da dâhil her vasıtayı kullanmaya hazırdır.”(2) deyişini hatırlatıyor.

Bugün dünya petrol rezervlerinin %69.7’sini(3) oluşturan, siyasi çalkantı ve askeri müdahalelerin çok sık yaşandığı Ortadoğu; bundan yaklaşık 1 asır önce büyük ölçüde Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bulunuyor, sahip olduğu stratejik konum ve yer altı zenginlikleri bakımından sanayileşen devletlerinin ilgisini cezbediyordu. Dönemin bu özellikteki bölgeleri, devletlerin buralarda izlenen politikalarını ve üstü kapalı da olsa geleceğe ilişkin planlarını belirlemede etkili oluyordu. Zira bugün olduğu gibi, 1980’lerde ve 20. yüzyılın başlarında da buna ilişkin izler bulabiliyoruz. Bu konuda dönemin İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long, 23 Mart 1920 günü yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiştir; “Dünyadaki bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek, dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer, Büyük Britanya ‘ele geçirilebilir’ petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa, Hükümet ‘ulusal çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır.’ Olağan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaklardır.”(4) Aslında Carter ve Long’un bu sözleri; devletlerin petropolitiği, ‘ulusal çıkar’ kavramıyla ne kadar yakın tuttuklarını gösterir ve zaten 21. yüzyılın Avrasya üzerinde mücadele ile geçeceğini söyleyen Bill Clinton da, 20. yüzyılın Ortadoğu petrollerine yönelik savaşlarla geçtiğini dile getirmiş ve belki de bu öngörüyle geleceğin anahtarına sahip olma konusunda ülkesinin ciddiyetini ortaya koymuştur. Bu noktada ‘ulusal çıkar’olarak görülen petrol politikalarının güç uygulayarak değil, uluslararası antlaşmalar nezdinde sürdürülmesi ve ülkelerin iç işlerine müdahale olmaksızın izlenmesi gerektiği de söylenmelidir. Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

ULUSLARARASI TERÖRİZM*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Dünya, Siyaset | Eklenme Tarihi : 16-08-2011

0

Terör; insanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma ya da tehdit etme eylemidir. Bölgesel sonuçlarından ziyade, iki ya da daha fazla ülke arasındaki ilişkilere yön veren, küresel getirilerinin ön planda olduğu eylemlere uluslararası terörizm denmektedir. Dünyadaki güç dengelerinin değişimi ve uluslararası ilişkilerdeki farklılaşmanın sonucu olarak, sınır savaşlarının azaldığı, artık sınır içi savaşlara geçildiği bugünlerde aynı zamanda psikolojik savaş unsuru olarak da kullanılan uluslararası terörizm; ülkelerin stratejilerinin belirlenmesinde önemli birer nitelik taşır hale gelmiştir. Siyasal amaçları için örgütlü, sistemli ve sürekli bir şekilde terör içerikli strateji benimseyen bu örgütler; faaliyet gösterdikleri ülkelerin mevcut siyasal sisteminde bazı değişiklikler yapmak, sistemi içeriden ve dışarıdan etkilemek için karşı mücadelede bulunurlar.

Günümüze kadar küresel terörizm birçok evreden geçmiş ve şu an ki yapısını kazanmıştır. 18.ve 19. yüzyıllarda terörist örgütlerin kendilerini meşrulaştırma aşamasında ezilenlerin despot yönetimlere karşı az bir güçle hedeflerine ulaşmasını amaçlayan argümanları vardı. Soğuk savaşın başlaması, bu savaş döneminde bazı devletlerin terör örgütlerine ihtiyaç hissetmeleri ve terörü uluslararası ilişkilerin bir pazarlık unsuru olarak kullanmaları bu argümanlardan uzaklaşıldığı ve uluslararası arenada birer çıkar çatışmasının şablonu haline getirildiğinin göstergesidir. Soğuk savaş dönemindeki uluslararası terörizmin temel özelliklerini; kapitalist bloğun sosyalizmin dünyaya yayılmasını engellemesi, doğu bloğunun ise sosyalizmi dünyaya ihraç etmek amacıyla karşı blok içinde oluşumlar yapılandırıp, terörist eylemler gerçekleştirmesi olarak görebiliriz. Aynı zamanda bu dönemki terörist örgütler ”devlet destekli” terör kavramına da örnek teşkil eden bir yapının ürünüdür.

Doğu Avrupa’da 1989 ve Rusya’da 1991 yılında komünizmin çöküşünün ardından çift kutuplu dünya düzeninin son bulmasıyla kalıcı bir huzur ortamı arzulanmış; ama o dönemki iyimser hava kendi içerisinde yeni problemlerle uğraşırken, tarihler 11 Eylül 2001′i gösterdiğinde tüm dünya siyasetinin odak noktası olan New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ait ikiz kulelere yapılan kamikaze saldırısıyla uluslararası terörizm kavramı bir kez daha gündeme gelmiş ve “Yeni Dünya Düzeni”nin bu tarihten itibaren kurulmaya başlanacağı o dönemki ABD başkanlığındaki Bush yönetiminin “ya bizdensiniz ya da teröristlerden” sözüyle anlaşılmıştır. Böylelikle Sovyetler birliğinin yıkılışından sonra dünya ABD önderliğinde kendisine bir karşı taraf daha seçmiş bunun adını da ”uluslararası terörizm” koymuştur. Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

Yeni Dönemde Dış Politika Ajandamız*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Siyaset | Eklenme Tarihi : 02-08-2011

0

12 Haziran genel seçimleri gündemdeki önemini bir süredir rafa kaldırılan dış politika konularına bırakırken, Türkiye yeni dönemde yoğun dış politika gündemi ile bölgesindeki gelişmelerde ‘etken’ olabilme mücadelesi veriyor, bir yandan Filistin, İsrail, Suriye ve Libya meselelerine ilişkin Ankara merkezli yoğun uluslararası toplantılar ve açıklamalar yapılırken, bir yandan da Kıbrıs, Avrupa Birliği ve Ermenistan ile ilişkilere yönelik karar dönemlerinden geçiliyor.

Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak coğrafyasındaki politikalara Ankara merkezli gündem belirleme düşüncesi, dış politikada daha fazla sorumluluk üstlenmesine, yaygın ve etkin bir strateji ile kararlı ve tutarlı adımlar atmasına bağlıdır. Genel seçimler süresince geri planda kalan birçok mesele, seçimleri geride bıraktığımız bu dönemde dış politikamızı bir hayli hareketli ve tartışmalı günlere götüreceğe benziyor.

İsrail İle İlişkiler

Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerginlik, Türkiye’nin Mavi Marmara olayıyla ilgili özür, tazminat ve Gazze ablukasının sonlandırılmasındaki ısrarı ile gündemini korumaktadır. Buna karşılık, İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman çözüm için Türkiye’nin talepleriyle uyuşmaz bir tavır takınırken; İsrail Kabine Sekreteri Zvi Hauser, Türkiye ile görüşmelerin devam ettiğini ve uzlaşma için kurtarıcı bir formülün, İsrail’in güvenlik kaygılarıyla dengeli bir şekilde bulunabileceğini belirtmiş, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak ise Türkiye’den özür dilenmesinden yana tavır koymuştur. Öte yandan İHH’nın Haziran ortasında Gazze filosuna katılmayacağını açıklaması hem Ankara’yı hem de Tel Aviv’i rahatlatmış, kimileri bu durumu Ankara’nın çözüm yolunda bir müdahalesi olarak değerlendirmiştir. Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

Kamu Diplomasisi-1*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Dünya, Siyaset, Tarih | Eklenme Tarihi : 31-07-2011

0

İletişim alanında yaşanan teknolojik gelişmeler, aynı anda hem küreselleşen hem de yerelleşen dünyamızda zaman ve mekân kavramlarını birer değer olarak karşımıza çıkartıyor, soğuk savaş döneminin tek boyutlu ikliminden sıyrılan uluslararası sistem, her geçen gün demokrasi, etnisite, din ve insan hakları odaklı taleplerle karşı karşıya kalırken, literatüre çok uzun zaman önce giren ama son dönemlerde çok sık zikredilen kamu diplomasisi kavramı; uluslararası arenada artık sadece devletlerin değil kamuoyunun da önemli bir aktör olabileceğini, geleneksel diplomasi yönteminin yeterliliğini yitirdiğini, politik süreçlerin devletler arasında yaşanan bürokrasiye ek olarak, sivil toplum örgütleri ve halk kitlelerini de kapsadığını ileri sürmektedir.

Kültür ve tarihin, bilgi ve iletişimle tüm dünyaya yayılabilmesi, devletlerin iç ve dış politikada etkinliklerini ve çalışmalarını meşrulaştırmak için aktif bir kamu diplomasisi gütmelerine ve yerli- yabancı kamuoyu nezdinde imaj kaygısı taşımalarına neden olmuştur.

Joseph Nye, kamu diplomasisini yumuşak gücün bir kullanım alanı ve politikası olduğunu, otoriter devletlerin yerlerini demokrasilere bıraktığı bugünlerde, her ne kadar yabancı liderler ile dost olunsa da, halkın ve meclisin nezdinde olumsuz bir izlenim bırakıldığı anda liderlerin etkinliğinin kısıtlanabileceğini belirtmiştir. Nye, bu gibi durumlarda kamuoyunda hedeflenen diplomasinin, sonuçlar açısından, liderler arasındaki geleneksel küçük diplomatik iletişimlerden daha önemli hale gelebileceğini de eklemiştir.1 Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

20. Yüzyıl Başlarında Petrol ve Ortadoğu*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Dünya, Siyaset, Tarih | Eklenme Tarihi : 29-07-2011

0

Petrol; insan hayatına girdiği andan itibaren günlük yaşamda birçok kolaylıklar sağlamış, dönemin şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına göre kimi zaman harç malzemesi, aydınlanma, ısınma ve ilaç amaçlı kullanılmış, kimi zaman da ateş topu vb. silahlarla korku ve tehdit unsuru olmuştur. Dünya üzerinde bu değerli maddeye olan ilgi zamanla artmış, 19. yüzyılda ABD öncülüğünde, İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerce birçok şirket kurulup, sanayi devriminin doğal bir sonucu olan makineleşmeyle süreç içerisinde kömürün yerini alacak petrol için kıyasıya bir mücadele başlamış ve böylece 20’nci yüzyılın çatışma bölgelerini belirleyecek stratejinin özü oluşmaya başlamıştır.

Yaşanan tarihsel süreç içerisinde bu şirketlerin faaliyetleri Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu topraklar etrafında yoğunlaşmıştır. Jeopolitik konum olarak Osmanlı Devleti bir nevi petrol ülkeleri tarafından çevrilmiştir(1). Günümüz İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan devletlerinin ve diğer Ortadoğu ülkelerinin sahip olduğu petrol yatakları; 20’in yüzyılında başlarında İran’da petrol imtiyazı olan İngilizlerin ve ilgili diğer ülkelerin yönünü Osmanlı Devleti’nin topraklarına, özellikle de Irak sınırları içerisinde petrol bakımından zengin bir bölge olan Musul Vilayeti’ne çevirmesine sebep olmuştur.

Her ne kadar Lozan Görüşmeleri’nde batılı devletler bölgede azınlık problemi, dolayısıyla özgürlük meselesi olduğunu dayatmış olsalar da bu konunun ele alınışında Musul Vilayeti’nin sahip olduğu stratejik ve ekonomik(2) önemi görebiliriz. Zira 1926 yılı itibariyle Cemiyet-i Akvam temsilciliğiyle İngiltere ‘mandat’sı altındaki Irak’a bırakılan bölgede petrol lobilerinin etkisi göz ardı edilemez. Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

Bir Kamu Diplomasisi Örneği: TİKA*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Siyaset, Tanıtım | Eklenme Tarihi : 29-07-2011

0

TİKA, 23 farklı ülkede 26 Program Koordinasyon Ofisi ve 100 civarı ülkede bizzat çalışmalarıyla ciddi bir kamu diplomasisi faaliyeti yürütmekte, bölge halkının ihtiyaçlarını ön plana çıkartan karşılıklı işbirliği ve ortak değerler üzerinden yürütülen çalışmalarla, güvenilirlik ve uzun vadeli politikalarda dostane temeller atmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 15 yeni devletin kurulması ve özerk bölgelerin bağımsızlık mücadelelerine girişmesi, hem bölge hem de tüm dünya ülkeleri için Avrasya’nın önemine ilişkin yeni politikaları gündeme getirmiştir.

Bu ülkeler parlamenter demokratik sistemi tesis etmek, piyasa ekonomisinin gereği olan insan ilişkilerini düzenleyecek hukuki değişiklikleri yapmak, serbest girişimin doğması ve gelişmesi için gerekli şartları sağlamak, bütün bunları yaparken de toplumun günlük ihtiyaçlarını belli düzeyde karşılamak ve umutlarını canlı tutmak durumundaydılar. SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni devletler, temel ihtiyaç maddelerini bile karşılamayacak durumda olan ve idari örgütlenme düzeyleri düşük devletlerdi. Geçiş döneminde doğru kararların verilmemesi, bilgi ve beceri ile bu kararların uygulanmaması halinde doğacak, sosyal ve politik çalkantıların boyutlarının büyüklüğünü ve yaygınlığını fark eden Türkiye, SSCB’nin dağılması ile özellikle Türk Cumhuriyetleri’ne yönelik Teknik İşbirliği faaliyetlerini başlatmıştır. Bu çalışmalar içerisinde üzerine düşen görevi büyük bir sorumlulukla yerine getirmeye çalışan Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı, teknik yardım kapsamında önemli projeleri söz konusu ülkelere yönelik sürdürmektedir. Bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleri’nde ilk etapta, sosyal ve kültürel alanda projeler yürüten TİKA, bu ülkelerin Türkiye ile olan temaslarını artırmak gayesiyle, TRT yayınlarının bölgede izlenmesini, Latin alfabesinin yaygınlaşması için matbaa hibe edilmesini, değişik alanlarda uzmanların Türkiye’de eğitilmesi gibi birçok teknik yardımın gereklerini de yerine getirmektedir(1). Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

Suudi Arabistan’ın Sosyal, Politik ve Ekonomik Yapısı*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Siyaset, Tarih | Eklenme Tarihi : 26-07-2011

0

Şeriat yasalarının anayasa olarak kabul edildiği Suudi Arabistan’da, kralın hem yasama hem de yürütme yetkilerini elinde bulundurarak, kendisinin atadığı bakanlar kurulunun verdiği kararların yine kendisi tarafından veto edilebilmesi, ülkede herhangi bir siyasi partiye izin verilmemesi ve her yurttaşın dinleme oturumlarında krala şikâyetlerini iletebileceği yönündeki düzenlemeler, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki ayaklanma yaşamış birçok ülkeden daha az demokratik bir rejime sahip olan S. Arabistan’ın, sadece nüfusun %25’ini oluşturan Şiilere karşı mezhepsel bir ayrımın değil, tüm vatandaşlarının tepkisini çekebilecek ülke yönetimine katılım hakkına yönelik eksikliğin de odağı olduğu görülmektedir.

Nüfusun büyük bölümünün başkent Riyad, Cidde, Mekke, Taif, Medine, Dhahran, Dammam, El Huber ve Hufuf gibi büyük kentlerde toplandığı ülkenin Basra Körfezi kıyısında Şii nüfus yoğunluk göstermekte, toplam nüfusun %97’sinin müslüman olduğu ülkede resmi dil olan Arapçanın yanında birçok lehçe de varlığını sürdürmektedir.

Ekonomisinin temeli petrole dayananan, ham petrol ve petrol ürünlerinin, devlet gelirlerinin %90′dan çoğunu oluşturduğu ülkede, başlıca petrol bölgeleri olan; El Huber, Ash Sharqiyah, Dhahran, Dammam ve Al Qatif’te petrolün büyük bölümü ARAMCO şirketi tarafından çıkartılmakta ve petrolden elde edilen kazançla; petrol yatakları, petro-kimya sanayisi ve yapay gübre üretimi gibi sanayi kolarının yanı sıra demir-çelik sanayisi, çimento sanayisi, besin sanayisi, vb. dallar gelişim göstermektedir. Yazinin devamini oku »

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF

Yumuşak Gücü Yok Saymak*

Ekleyen Bekir Aydoğan | Kategorisi Siyaset | Eklenme Tarihi : 25-07-2011

0

Yumuşak güç, sadece geçici bir imaj değil; aksine istenilen sonuçlara ulaşmak için, ikna ve cazibe yöntemleri ile başkalarının sizin amaç ve değerlerinizi paylaşmasını sağlayabilmektir. Böylelikle hedeflerinize ulaşmak için meşru bir destek ve uzun vadeli planlarınızda sizinle ortak değerleri paylaşan dostlar kazanabilirsiniz.

Yumuşak güç, sadece geçici bir imaj değil; aksine istenilen sonuçlara ulaşmak için, ikna ve cazibe yöntemleri ile başkalarının sizin amaç ve değerlerinizi paylaşmasını sağlayabilmektir. Böylelikle hedeflerinize ulaşmak için meşru bir destek ve uzun vadeli planlarınızda sizinle ortak değerleri paylaşan dostlar kazanabilirsiniz. Popülaritenin ve kısa süreli koalisyonların gelip geçici olması, kalıcı müttefiklerin ve uluslararası kuruluşların önemini artırmaktadır. Bu önem, belirli ülkelerden oluşan koalisyonların olayları belirlediği dönemden, olayların koalisyonları şekillendireceği dönemlere geçiş sürecinde olduğumuzu ve bu oluşumlara dâhil ülkelerin tek yanlı politikalarını eskisi kadar yürütemeyeceklerini göstermektedir.

Bir ülkenin kendi çıkarları nispetinde yaptığı iş birliğinin derecesi, bir başka ülkenin, cazibesinin o ülke halkı için ne ifade ettiği ve uluslararası arenada ne kadar meşru görüldüğü ile ilgilidir. Eğer ABD’nin müttefikliği, bir ülkenin kamuoyunda doğru karşılanmıyorsa, devlet yöneticileri anti-Amerikancı bir üslup takınarak kimi zaman geri çekilen kimi zaman da imtiyazcı karmaşık bir dış politika sergileyebilir. Diğer ülkelerin kamuoylarında çekici olmanın önemi görmezden gelinirse bunun olumsuz etkisi uzun vadede kendisini gösterecektir. Örneğin ABD, 2003 yılında BM kararını beklemeden Irak’a müdahale etmiş ve Haziran 2003’te, ABD, Irak’ta planlandığından daha fazla direnişle karşılaşınca, ordunun etkin görevde bulunan 33 muharebe tugayı oraya bağlı kalmıştır. Amerika, Hindistan’dan, Pakistan’dan, Fransa’dan ve diğer ülkelerden, barışı koruma ve polis kuvvetleri istemiş; fakat Hindistan, Fransa ve Almanya ve diğerleri, birliklerini ancak BM’nin himayesinde gönderebileceklerini söylemişlerdir. Ayrıca, 2003 yılında BBC tarafından 11 ülkede yapılan bir kamuoyu araştırması, birçok insanın, ABD’yi, dünya barışı açısından Kuzey Kore’den daha çok tehlike arz eden kibirli bir süper güç olarak gördüğünü ortaya koymuştur(1). ABD’nin savaş öncesi ve savaş sırasında takındığı sert üslubu ve uluslararası örgüt ve dengeleri yok sayarak kararlar alması; hem bu ülkelerin kamuoylarında olumsuz etki bırakmış hem de tek yanlı dış politikası diğer ülkelerin yöneticileri tarafından meşru kabul edilmediği için fazla destek bulamamıştır.

ABD, 2003 Mayısında Irak’ta elde edilen başarılardan sonra BM’ye ve diğer ülkelere, Irak’ta önemli uluslararası bir rol vermeme konusunda direnmiştir. Ancak yaza doğru, ölü sayısı ve masraflar artınca, ABD, birçok ülkenin, BM’nin onayı olmadan bu yükü paylaşmak istemediğini görmüştür. Irak’tan sorumlu en üst Amerikalı komutan, General John Abizaid, “Irak’ta ve Arap dünyasında, Amerika’nın büyük bir güç yüzdesine sahip olduğuna dair görüşlerini küçümseyemezsiniz” demiş; fakat şöyle devam etmiştir; “Diğer ülkelerin siyasi seçmenlerinin de memnun edilmesi gerekir; çünkü onlar ABD’nin kuklası değil, uluslararası topluluğun araçları rolünü oynuyorlar(2).” 2001 Ekiminde, Irak için yapılacak Madrid Bağış Konferansı’ndan önce, New York Times, Bağdat’taki işgal yönetiminin başkanı L. Paul Bremer’in, “O kadar paraya ihtiyacım var ki, iktidardaki uluslararası topluluğa karşı ilkeli muhalefetimizi değiştirmeliyiz.” dediğini bildirmiştir(3). Tüm bu örnekler, ABD gibi ekonomik ve askeri bir gücün bile sert gücünü ön planda tutan tek yanlı ve dışlayıcı dış politika üslubundan dolayı sınırlarının zorlandığını göstermiştir. Küresel bilgi çağında, her yeni oyun için kısa vadeli anlık koalisyonlar kurmak yerine, diğerlerini de kurumsal ittifaklara çekerek ve mevcut meşru kurumları zayıflatmaktan kaçınarak karşılıklı bağımlılık ve iş birliği süreçlerinden hem kendi ülkeniz hem de küresel sistemin yararına olabildiğince faydalanmak gerekmektedir.

ABD merkezli bir düşünce kuruluşu olan Rand Şirketi’nden John Arquilla ve David Ronfeldt’e göre; bilgi çağında güç, sadece güçlü savunmalardan değil, güçlü ortaklıklardan da gelecektir. Geleneksel gerçekçi yaklaşımlar, başkalarıyla paylaşmayı zorlaştırır. Ancak bilgi çağında, böylesi bir paylaşım, başkalarının bizimle iş birliği yapmalarını artırmakla kalmaz, ayrıca yapma eğilimlerini de artırır(4). Joseph Nye’e göre ise, zekâyı ve becerileri başkalarıyla paylaştığımız zaman, ortak yaklaşımlar ve ortak bir bakış açısı geliştiririz ve bu da yeni tehditlerle başa çıkma gücümüzü artırır. Güç, çekicilikten ileri gelir. Çekiciliğin gücünü, sadece geçici bir popülerliğe indirgemek, bilgi çağının yeni gerçekleri kadar yeni liderlik teorilerinden de önemli kavrayışları gözden kaçırmak demektir(5).

Egemen devletlerin doğuşundan bugüne kadar birçok farklı güç kaynağı değişken bir ivme izleyerek kritik roller üstlenmiş, demokrasinin üstün geldiği bilgi devriminin etkisinde kalan toplumlarda yumuşak güç, demokrasinin yerleşmediği ve henüz sanayileşmekte olan toplumlarda ise sert güç öne çıkmıştır.

Güç ve otorite kavramları, sahip olunan yumuşak güç ve güvenilirlik kapasitesini doğrudan etkilemektedir. Başkalarının karar ve davranışlarınıza saygı göstermesi otoriter bir güç kaynağı olurken, otorite sahibi olmadan da güç gösterisinde bulunabilirsiniz. Tek fark eylemlerinizin meşruiyeti ve tepkilerin niteliğidir. Joseph S. Nye ve David A. Welch’e göre; güç ampirik, otorite ise normatif, ahlaki ve hukuki bir kavram. ABD’nin, meşru yollardan seçilmiş Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Árbenz Guzmán’ı 1954’te CIA tarafından düzenlenen bir darbeyle devirme gücü vardı, ama bunu yapma otoritesi yoktu. Guatemala egemen bir devletti(6). Benzer bir örnek, ABD’nin, 2 Mayıs 2011’de Pakistan devletinden izin almadan Abodabad’a düzenlediği baskın sonucu, Usame Bin Ladin’in Pakistan askeri tesislerine yakın mevkideki konutunda öldürülmesi sonrasında yaşanmıştır. Pakistan hükümeti, ABD’den aldığı maddi yardımlar ve karşılığında ABD ile yürüttüğü iş birliğine rağmen, kamuoyunda yükselen “ABD tarafından yapılan operasyonla Pakistan devletinin egemenliğinin hiçe sayıldığı” söylemi, hükümet yetkililerinin bir anda anti-Amerikancı bir üslup takınmasına neden olmuştur. Öte yandan ABD’nin Pakistan kamuoyu için zaten etkin olmayan yumuşak gücü, yapılan operasyonun Pakistan devletinin otoritesini sarsacak bir güç gösterisi şeklinde algılanmasıyla daha da azalmıştır. Ayrıca, Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyonun adının “Geronimo” olduğu ortaya çıkınca ABD yönetimine karşı ABD vatandaşı Apaçiler tarafından da yoğun tepki gösterilmiş ve Oklahoma eyaletinde bir Apaçi kabilesinin lideri, ABD Kongresi’nden 2009’da “yurt savunmasındaki cesareti” nedeniyle övgü alan Geronimo’nun, Amerika’da yerlilerin direnişinin sembolü olduğunu ve kendisiyle bir ”terörist” arasında bağ kurulmaması gerektiğini belirtmiştir.

Yumuşak gücün iç ve dış politikada dikkate alınmaması hem sert gücün gereğinden fazla kullanılmasına sebep olmakta; hem de yerli ve yabancı kamuoyları nezdinde yumuşak gücün etkinliğinin ve güvenilirliğinin zayıflamasına yol açmaktadır.

*Bekir Aydoğan/Ekopolitik Araştırma Merkezi

Alıntılar:

[1] Joseph S. Nye, Yumuşak Güç, Elips Kitap, s. 70, 71

[2] Nye, a.g.e., s. 130, Ayrıca bakınız: General John Abizaid; Alındığı yer: Erich Schmitt, “General in Iraq Says More G.I.s Are Not the Answer”, New York Times, 9 Ağustos 2003, s. 1.

[3] Nye, a.g.e., s. 130, ayrıca bakınız: Steven Weisman, “US Set to Cede Part of Control over Aid for Iraq”, New York times, 20 Ekim 2003, s. 1

[4] John Arquilla ve David Ronfeldt, The Emergence of Neopolitik: Toward an American Information Strategy, Santa Monica, RAND Şirketi, 1999, s. 52

[5] Nye, a.g.e., s. 131

[6] Joseph S. Nye, Jr., David A. Welch, Küresel Çatışmayı ve İşbirliğini Anlamak, Çeviren: Renan Akman, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 60

Paylaş :
  • Facebook
  • Twitter
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • Digg
  • RSS
  • Live
  • MySpace
  • Yahoo! Buzz
  • FriendFeed
  • PDF